Giriş Sayfam Yap Favorilere Ekle Sitene Ekle Arşiv RSS
ANASAYFA KOMŞULAR UYANSA YETER! YAZARLAR KÜNYE İLETİŞİM
KÜLTÜR SANAT BİZİM KİTAPLIK AKTÜALİTE TARİH POSTASI EDEBİYAT VE DÜŞÜNCE DOSYA GEÇMİŞ DOSYALAR ARŞİV
» YALAN VE YALANCI’YA DAİR - BÜŞRA ACAR
03 Temmuz 2011 Pazar 18:15
12
14
16
18

Yaşamak ama yorgun, ama kızgın, ama üzgün. Sanki çok nefes alıp vermiş, ömrünü çok tüketmiş gibi yorgun ve yaşlıca bir ruh ile yaşamak.

Kırgınlıklar bazen hayata, bazen çevrene, bazen kendine. Büyük kırgınlıklar, bitmez tükenmez öfkeler duymak, seni kıranlara ayrım yapmadan. Belki de en çok kendine. Derinde ince bir sızı duymak. İnce ama derinde. Terkedilmişliğin ince ağrısı ve derin nefesler alıp vermek... Basit ve kekremsi bir ergen aşkı falan değil anlatmak istediğim. Aksine en çok inanmadığım duygu: sevgi. Anlatmak istediğim lisan-ı halim. Gençliğimin bana verdiği heyecenlı idealizm. Ve her şeyi değiştirebileceğimi sandığım ve hiçbirşeyi değiştiremeyen saçma fikirlerim. Değişim hikayesi koca bir yalanmış. İnsan bu yalanın içinde yüzen minik bir balıkmış. Aynı nehirde değil iki, kaç defa yüzdüğü belli olmayan ve büyümesi beklenmeden yutulan balık: İnsan ve onu yutan deniz: Yalan.

Burada usta Peyami Safa’dan bir pasaj ne demek istediğimi daha iyi anlatacak sanırım.

“Öyle bir yaşta idim ve öyle bir mizaçta idim ve çocukluğumda o kadar az oyun oynamıştım ve aldatılmasını o kadar az öğrenmiştim ki, yalan bana suçların en ağırı gibi geliyordu ve bir yalan söylendiğinde insanların değil, eşyaların bile buna nasıl tahammül ettiğine şaşıyorum. Yalana her şey isyan etmelidir. Eşya bile, damlarda kiremitler uçmalıdır.  Ağaçlar köklerinden sökülüp havada bir saniye içinde toz duman olmalıdır, camlar kırılmalıdır. Hatta yıldızlar bile düşüp, gökyüzü bin parçaya ayrılmalıdır.’’

Böyle bir algı ne zaman var oldu, geçmişte ne kadar vardı, ya da ileride ne kadar var olacak bilinmez...

Çevrende herkes sana acımadan yalan söylerken, üstelik bunu ‘sözde’ senin iyiliğin için yaparken sende kayıtsız kalamazsın bu duruma. Beynin artık yalanları gerçek algılayacak kadar işleyişini şaşırdığında sen de bir neferi oluyorsun bu yalan taburunun.

Önce minik(!) yalanlarla başlıyorsun. Anlık, günü kurtarmaya yönelik. Çoğu zaman durumu da kotarıyorsundur da.  Zevk alıyorsun belki yakalanma riskinin verdiği heyecandan. Yüzün kızarıyorsa hala utanabiliyorsun demektir. Kurtarılma olasılığın vardır bu evrede.

Sonra zerrelerin birleşip damlalara dönüşmesi gibi minik yalanların önayak olduğu büyük yalanlar duyarsın. Önce duyarsın. Bilmediğin bir şeyi yapman zor.

Annen beğendiğin pahalı bir oyuncağı alacağını söyler ama almaz(Bu bir çocuk için gayet büyük bir yalandır). Okula gidersin hoca sormayacağını söylediği konudan sınavın yarısını oluşturan bir soru kağıdı koyar önüne. Hırslanırsın. Siyasiler sürekli daha rahat ve daha mutlu  bir  yaşam  vaâdederler. Dünya barışını sağlayacaklarını, insanların haksız yere öldürülmesine bir dur diyecekleri falan söylerler işte... Ama eskisi kadar hırslandırmaz bu seni. Bir evre atladın çünkü. Artık alıştın, yalana alıştın. Sana yalan söylenmesi ve sana yalan söylendiğini bilmen o kadar da incitmez seni. Sen de yalan söylemeye başlarsın yavaş yavaş. Çocuğun olduğunda oyuncak yalanından başlarsın belki de. Karşılığında hep bir şeyler isteyerek:

“ –Alacağım ama şimdi  sus’’

biraz daha büyüyünce

“- Alacağım ama şimdi git ders çalış’’

Sen bunları istiyorsun da sahi senden ne istendi? Ömrün boyunca yaşanılan haksızlıklara susman mı, kimsenin ‘kırmızı’ çizgilerine dokunmadan, sanki yaşıyormuş gibi sadece nefes alıp vermen mi? Hangisi?                                                             

Sen sustun birileri öldü... Gazze’de, Çeçenya’da, Afganistan’da, Keşmir’de, Patani’de, Acaristan’da, Bosna’da... Belki de yanıbaşında. Bu topraklar hakkında çok konuşup, mazlum edebiyatı yapmanın pek bir anlamı yok halihazırda fazlaca yapılıyorken hem de. Bu toprakları sadece konuşup birer askıya dönüştüren bir özgürlük savaşçısı olmaktansa, bu toprakların dertlerini  içinde hisseden sıradan bir insan olmayı tercih ederim.

Sen sustun, fitne, esaret, bozgunculuk, adaletsizlik rüzgarları kavurdu yeryüzünü.

Sen sustun, inananlar yaşayamadı inancının gereğini. Ezildiler, sömürüldüler. 1metrekarelik örtüyü kabul edemeyecek kadar ‘demokratik’ oldu dünya.

Sen sustun ve suskunluğunu ‘din ‘adına yaptığını söyledin. Yani yine ve yeniden yalan söyledin. Ama demiştim ya bu o kadar acıtmıyor artık canımızı. Çünkü artık biz de son evredeyiz. Artık biz de yalan söylüyoruz. Kendimizle başladık işe. Her şeyin düzeleceğini, güzel olacağını, insanların ölmeyeceğini falan işte.

“Bu girdaplar ve zirveler dünyasında tek başına dolaşacak yaşta değilim. Kıyıdan durdum ve seyrettim ummanı. Kuklalarla dolu bir dünya.”                                                                      

Anladım. Geride kalan şairin de deyimi ile yıkık dökük ibadetlerim, yapmak istediklerim ve beklentilerim. Yanında götürecek fazla bir şeyi olmasa bile insan gitmek istiyor bazen. Uzaklara, insanların sadece “insanca” yaşadığı, siyasi ve ideolojik çekişmelerin, ekonomik planlar uğruna yıkılan düzenlerin ve tabii yalanın olmadığı bir yere. İmkansız ama istiyor. İstediği mesafeyi ona verecek tek uzaklık belki de ölüm. Ama ölümü de Rabbini görmek için değil de kendi sıkıntılarından kurtulmak için istediğinden ikiyüzlüce geliyor bana.

Anladım. Zamana hapsedilmiş donuk ve tekdüze algısı ile hem bir fikir denizinde yüzemeyecek kadar cesaretsiz,  hem de  “anı”  yaşamayı öngörüp,  zamanı putlaştıracak kadar cesur olabiliyormuş insan.

Anlaşılmak boş ve ahmakça bir bekleyişmiş. Kimsenin kimseyi anladığı falan da yokmuş. Kardeş olmak,anne olmak, baba olmak yetmiyor çoğu zaman birbirini anlamaya. Kimse kimseyle aynı dili konuşamazmış.

Anladım. Ruhun bazen incinebilir, örselenebilirmiş. Ve örselenen ruhu ile yaşamayı da öğrenirmiş insan. Başkalarının ondan daha fazla yıkık dökük hayatlarına bakıp , onlardan puan çalarmış insan. Kendi kendine “bak ben daha iyi durumdayım” demek için.

Ve anladım ki, ne kadar dindar da olsa, inançsız da, bir maymundan evrildiğine  ya da pastafaryan  olsa,  her ne olursa olsun,  insan hayatta bir kez olsun zihninden ölümü istemiş, zamana küfrü basmış ya ağzına gelmiş yutkunmuş ya da salıvermiş nefretini..

Ve sen... Konuşulması gereken tüm durumlarda susup, şimdi bir daha susmayacak gibi konuşan yalancı, “Haddini bilecek misin, Rabbini bilecek misin?”


  Yorumlar

1 tuğba 2011-07-21
sempatik hale getirdiğimiz,pembe-beyaz diye renklendirdiğimiz,küçük-büyük diye boyutlandırdığımız yalanlar...yalanınn çirkin yüzünü çizmiş yazısıyla sevgili Büşra:)) teşekkürler

«« İlk Sayfa    « Önceki      Sayfa 1      Sonraki »    Son Sayfa »»
   (Toplam 1 Kayıt )   

  Yorum Ekle

Ad Soyad :
E-Posta :
Mesaj :
Güvenlik Kodu :


 

                            

YAZARLAR
UFUK KÜÇÜK
ZAMANSIZ, MEKÂNSIZ BİR HATIRA
SEDA Ç.
SAYIN SEN
YİĞİT KOÇ
İYİLİK ANLAYIŞLARI
UĞUR GÜVEN
----------ŞAŞIRMAK HAKKINI ELDE BULUNDURMAK-------------
REŞAT BAŞER
OSMANLI TUĞRASI BİZDEN ÖNCE
SAMİ EREN
SAHİ, İSMET ÖZEL 15 TEMMUZ AKŞAMI NEREDEYDİ?
RIFAT TÜRKARSLAN
DİNDARLIK
ASYA DENİZ
----ASYA DENİZ----SİYASETİ HEYBENİZDEN ATIN BİR KENARA
YASEMİN KARAMANLI
BAYRAM EĞLENCE MİDİR?
CİHAD YURDABAKAN
CEMİL MERİÇ:ENTELEKTÜEL BİR ÜS
TUĞBA ÖZDEMİR
ÖFKELİYİM
RAMAZAN EGE
----MEZHEP SAVAŞLARI YAHUT BİRLİKTELİK KAYGILARI ----
TAYFUN DEMİR
KISA NOTLAR -I-
ÇOK OKUNANLAR bu hafta | bu ay
ÇOK YORUMLANANLAR bu hafta | bu ay | bu yıl
İstatistik

Site En iyi Mozilla Firefox ve Chrome Tarayıcısıyla 1024x768 Çözünürlükte Görüntülenir. Tüm Hakları Saklıdır.

AKLIMIZA DÜŞÜNCE 2011

EDİTÖR