Giriş Sayfam Yap Favorilere Ekle Sitene Ekle Arşiv RSS
ANASAYFA KOMŞULAR UYANSA YETER! YAZARLAR KÜNYE İLETİŞİM
KÜLTÜR SANAT BİZİM KİTAPLIK AKTÜALİTE TARİH POSTASI EDEBİYAT VE DÜŞÜNCE DOSYA GEÇMİŞ DOSYALAR ARŞİV
» RAMAZAN EGE - ALEVİLİK NEDİR?
01 Kasım 2012 Perşembe 19:40
12
14
16
18

 ALEVİLİĞİN OLUŞUMU, TARİHSEL SEYRİ VE BUGÜNE YANSIMALARI:

TARİHSEL BİR ANALİZ DENEMESİ

            Alevilik adından ötürü, bu zümre İslam tarihinde ki Kerbela ve Halifeler tartışılmasıyla açıklanmış buradan hareketle Ali+vi Hz. Ali (R.A) taraftarı ya da Ali+Evi ses düşmesi Alevi yani Ehli Beyt yanlısı olarak tanımlana gelmiştir. Tarihsel süreç iyi değerlendirildiğinde ise bu tanımlaman ne kadar yanlış bir tanımlama olduğu açıktır. Hz. Ali (R.A) taraftarlığı, yanlılığı üzerine gelişen düşünce sistemi Şiadır. Fakat ülkemizde karşılaştığımız “Alevilik”in oluşumunda ortaya çıkışında Şia’nın hiçbir katkısı yoktur.  İslam tarihi içinde halifelik tartışması ve Kerbela faciası yaşanmamış olsaydı bile adı belki Alevilik olamayan ama başka bir şey olan benzer bir zümre yine karşımıza çıkacaktır. Bu zümrenin oluşumunu tarihsel reflekslerini ve kimliğini anlamak ve tanımlamak için Türklerin İslamiyet’ten önceki yaşamlarını ve İslamiyet’e giriş süreçlerini iyi tahlil etmemiz gerekecektir.

          a.İslamiyet’ten Önceki Türklerin İnançları

          Orta Asya Bozkırında geniş bir coğrafyaya dağılmış bir biçimde yaşayan Türkler göçebe hayatı sürüyorlardı ve boylar halinde örgütlenmiş aile merkezli bir toplum yapısına sahiptiler.  Bugünün ifadesiyle bir federasyonu andıran boylar birliğinin hiyerarşik bir biçimde bir araya gelerek oluşturdukları büyük bir devletleri vardı. Göçerliğin, yerleşik hayatın yoksunluğu şehirlerin oluşumunu da engellemişti. Kendilerine göre bir kültürleri vardı. Bozkır hayatının bir getirisi olarak fiziksel özelikleri gelişmiş olduğundan iyi savaşçıydılar. Teşkilatçı yapıları da vardı. İslam öncesi Türklerin gelişmiş bir dili ve yazıları vardı. Fakat şehir hayatı ve kültürel anlamda esas gelişme Türklerde İslamiyet ile birlikte kendini göstermiştir.

           Türkler İslamiyet’ten önce Budizm, Brahmanizm, Yahudilik Hristiyanlık gibi pek çok dini tanımışlar ve zaman zaman belli zümreleri de bu dinlere mensup olmuştur. Ancak ağırlıklı olarak kendilerine ait milli özellikler taşıyan bir inançları vardı “Göktanrı” inancı adını taşıyan bu inanç sadece Türklerde görülen mili bir inançtı. Bazı özellikleri bağlamıyla Moğollar gibi diğer Orta Asya toplumlarının inancı olan Şamanizm’e benzetilen bu inanç sistemi Şamanizm’den çok farklı ve ayrı bir şeydi. Yani genel yargı olarak bilinenin aksine Türkler eskiden Şamanist değildi. Göktanrı inancına mensuptu. Peki bu inanç temel olarak neyi söylüyordu. Eğitim müfredatımızda sıkça ifade edilenin aksine Türklerin eski dini ile İslamiyet yakından uzaktan hiçbir benzerlik göstermiyordu. Göktanrı inancında iki tanrı vardı gök tanrısı ve yer tanrısı bu iki tanrının arasında ki çekişme dünyanın ve hayatın genel akışını (kaderi) belirliyordu. İslamiyet’te ise Tevhid inancı vardır o ise sadece gökleri ve yerleri yaratan bir Allah(c.c)’dür. Göktanrı inancında tanrının mekânı bellidir. Oysaki İslam akidesinde Cenab-ı Allah(c.c) zamandan ve mekândan münezzehtir. Burada iki inancı birbirine benzer göstermek isteyenler nesebiyet kaygısı güden Türkler olmuştur. Benzer göstermede ki amaç ise bir birine benzeyen iki inançtan bahsederek aslında Türk kültürünün değişmediğini gösterme çabasıdır ki tarihi gerçekler göstermektedir ki bu çaba yersizdir. Asıl olan şudur ki Türkler Yüksek İslam medeniyeti karşında etkilenmişler ve bu dine iman etmişlerdir. Konumuzu aydınlatma hususunda daha da önemli olan bu inancın yaşam pratiklerinde gizli idi. Bu inancın hiçbir bireysel özelliği yoktu. Toplumsal bir dindi. Yani İslamiyet’te olduğu gibi bireysel İbadetler, haramlar, sorumluluklar günahlar ve sevaplar yoktu. Her şey toplu halde yaşanıyordu bireysel bir yakarış ya da şükür olmazdı her türlü ibadi meseleyi toplu halde yaparlardı onu da dini önderleri olan “kaman”lar veya “ozan”lar tarafından yapılırdı –ki yukarıda zikredilen iki inancın benzerlik ve ayrılık konusunda en bariz farklardan birini de bu oluşturmaktaydı.  Dini ibadetleri daha doğru tanımlamayla törenleri haftanın belirli gün ve gecelerinde bir araya gelerek kamanın yönetiminde ozanların kopuzla Türklerin mili hecesi olan 7+4 11’li hece ölçüsüyle bestelenmiş şiirleri destanları koşukları okurlar Gök tanrıya yakararak kopuzun belirlediği andıkları “tanrı”ya sorumlulukları bundan ibaret sayan algıya sahiptiler.

     b. Türklerin İslam’ı Kabul Süreci

               İspatlanamayan bir rivayete göre Allah Resulü (SAV), pek çok imparatora mektuplar gönderdiği gibi Göktürk Hükümdarına da bir mektup göndermişti. Sahihliği henüz ispatlanamamış bu rivayeti bir köşeye bırakacak olursak Müslümanlar ile Türkler arasındaki ilk Temaslar Hz. Osman (R.A) zamanında başlamıştır. Zamanla yavaş bir ilerleme gösteren bu temaslar Emeviler zamanında iyice artmıştır. Müslümanlar 7.yy’da İran’ı aşıp Maveraünnehire ulaştıklarında Türkler ile komşu olmuşlardı Emevilerin Arap merkezli politikalarına rağmen Türkler arasında İslamiyet tanınmaya ve yayılmaya başlamıştı. Emeviler yanlış bir yönetim ile İslam hukukuna göre Müslüman olmayanlardan alınan cizye vergisini Arap olmayanlardan almaya başlamışlardı. İlk karşılaştıklarında yoğun ve kanlı çatışmalar yaşamışlar fakat yapılan savaşları Türkler kazanmıştır. Bu iki bilgi bize Türklerin vergi vermemek için Müslüman olduklarını ya da kılıç zoruyla Müslüman olduklarına dair oryantalistlere ait iki görüşün ne kadar yersiz olduğunu da göstermektedir. Emevilerin yarattığı tüm olumsuz koşullara rağmen İslamiyet Türkler arasında hissedilir oranda yayılmaya başlamıştır. Burada anlaşılacak ve yapılacak tek yorum şudur ki Türkler tanıdıkları bu yeni dini benimsemişler ve iman etmişlerdir. Türklerin esas yoğunluklu olarak İslam’a girmeleri ve İslam toplumunda aktif rol almaları ise Abbasiler zamanına rastlamaktadır. Bu dönemde Türkler neredeyse Müslümanların askeri kanadını oluşturur hale gelmişlerdi. Fakat tüm bu olumlu gelişmelere rağmen Türkler arasında İslamiyet’in yayılması oldukça zayıftı. En basitinden 750 Tarihinde Abbasi döneminin başlamasıyla birlikte Türklerin İslam Dünyasının önemli bir aktörü olmalarına karşın hala Müslüman bir Türk devleti teşekkül etmemişti. İlk Müslüman Türk hükümdarı bu süreçten iki asır sonra ortaya çıkmış olan Kara Hanlı Hükümdarı Saltuk Buğra Han’dır ki İslam Kabul tarihi 940’tır. 10.yüzyıla gelindiğinde Mısır ve çevresine yerleşmiş Abbasi devletinde askeri ve idari görevlere getirilmiş bir çok Türk ve Türklerin ana yurdun olan orta Asya’da ise Kara Hanlılar ve Gazneliler gibi iki güçlü Müslüman Türk devleti bulunmaktaydı. Ancak kalabalık Türk toplumları yöneticilerinin benimsediği bu yeni inancı benimsemişler fakat dine eski inançlarından gelen yaklaşımla bireysel bir ehemmiyet vermemişlerdi.  Türk toplumunun elitleri tüccarları, yönetici kısmı ve coğrafi olarak İran’a yakın kısmı olan Maveraünnehir bölgesinde yaşayanları bu yeni dini çoktan içselleştirmişler ve bu coğrafyada edebi, kültürel, mimari, ilmi tüm unsurları ile yeni bir İslam Medeniyetini yükseltmeye başlamışlardı. Büyük bir ilmi ve siyasi kriz içinde bulunan Bağdat merkezli İslam dünyası içinde bu yeni bir umut olmuştu. Artık Horasan’da Türkler eliyle yeni bir İslam Medeniyet havzası oluşuyordu.

           Fakat buna rağmen hala daha İslam olmamış yada olsa bile İslam’ı anlamamış Türk toplumunun hiyerarşik örgütlenme modeli gereği yöneticileri Müslüman olduğu için kendilerini Müslüman kabul eden oldukça kalabalık bir zümre vardı. Bunlara nasıl ulaşılacaktı? İslamiyet’in hükümleri bunlara nasıl öğretilecekti? Bozkır göçerleri kendi kültürlerini yaşamaya devam ederken, Müslümanız derken, namaz kılmamaları, oruç tutmamaları dahası hala pagan kültürünü devam ettirmeleri nasıl durdurulacaktı. İşte alimlerin ve yöneticilerin içinden çıkamadığı ve on yıllar geçmesine karşın bir çözüm üretmedikleri tüm faaliyetlerinin boşa çıktığı, bu sorundu.

         Bozkır göçerine yerleşikliği ve medeniyeti beraberinde getiren İslam nasıl anlatılabilirdi. Uzun süre cevaplanamayan bu sorunun cevabını Türk Tasavvuf geleneğinin de kurucusu olan Piri Türkistan, Hoca Ahmed Yesevi Hazretleri vermiştir. Tebliği usul ve geleneğinde bir içtihad yapmış ve Bozkır Türklerinin alışık olduğu kopuza eğilimli kalıplarda, hikmetler dediğimiz şiirler yazmıştır. Diliyle usul ve üslubuyla Türkleri doğrudan etkileyen bu şiirler amacına olaşmış ve Türkler arasında 3 asırda yaşananın neredeyse 10 katı ihtida hareketi Yesevi hazretlerinin zamanında yaşanmıştır. Sadece şiirler yazmamış çok fazla talebe yetiştirip bunları Orta Asya bozkırına yaymıştır. İşte bu faaliyetler neticesinde dini inancı zayıf ve yanlış olan Türkler dinlerinin asıllarını öğrendikleri gibi henüz İslam ile müşerref olmamış pek çok Türk’te İslam’a dönmüşlerdi. İşte bu sayede Orta Asya’da Sünni-Hanefi inancına dayalı tasavvufi güçlü ve kalabalık bir İslam toplumu ortaya çıkmış oluyordu.

    Hoca Ahmed Yesevi Hazretleri Türklerin İslamlaşma sürecinin tamamlayıcısı olmanın yanında daha sonraları Nakşibendîlik ile daha da güçlü bir biçimde kendini gösterecek olan Türk tasavvufunun da kurucusu olmuştur. O tarihlerde İran, Mısır ve Irak çevrelerinde tasavvuf gönül ve aşk merkezli söylemlerinde şeriatın ahkâmından kaçmanın bir aracı olarak değerlendirilmesine karşın Horasan tasavvufu bunun tam tersine tüm mesaisini şeriatın ahkamının, anlaşılması ve uygulanması hassasiyetine odaklanmış durumda idi. Bu özellik hem Hoca Ahmed Yesevi’de hem de Şah-ı Nakşıbend hazretlerinde kendisini net bir biçimde göstermektedir.

       c. Meselenin Ortaya Çıkışı

        Yukarıda zikredilen olumlu atmosfere rağmen hala eski geleneklerini devam ettiren bozkır gelenekleri ve inançları üzerine yaşayan Türkmen kitleleri vardı ki bunların sayısı da azınlığa düşmüş olsalar bile azımsanmayacak orandaydı. Bu kitle, sonraki süreçte kurulan Selçuklu imparatorluğunun, hem İran’da hem de Anadolu’da en büyük meselesiydi.

            Selçuklu imparatorluğunun her iki kolunun yıkılışında 1155 oğuz isyanı ve 1240 Babailer isyanlarından da anlaşılacağı gibi bu göçer ve bozkır inancına göre yaşayan Türkmenlerin katkısı büyüktü. Sonraki süreçte Anadolu’da yükselen bir güç olan Osmanlı, Selçukludan aldığı tecrübe ile bu ne yaptığı belli olmayan Türkmen zümrelerini ıslah etmeyi kendine amaç edinmişti. Bu hem tebliğin bir parçası, hem de devletin bekası için bir gereklilikti. Çünkü bu zümreler Anadolu’da yerleşik bir düzen kurulmasına rağmen, hala göçer yaşıyorlardı. Tarım ile uğraşan yerli halkın tarım arazilerine zarar veriyorlar. Ticaret kervanlarını ürkütüyorlar, toplumsal düzeni sarsıyorlardı. Bu özellikleri ile toplumsal ekonomik ve askeri açıdan tehdit unsuru oluşturuyorlardı.

           II. Murat’tan başlayarak yoğunluklu olarak da Fatih zamanında gördüğümüz katı ve radikal devlet politikaları ile bu zümreler yerleşik hayata geçmeye zorlanmışlardı. Zaten yüzyıllardan beri yerleşik hayata geçmiş ve İslam anlayışı ile yerleşik bir düzen kurmuş olan diğer Türkmenler ile göçerler arasında kültürel bir çatışma ve gerilim vardı. Bir de devlet politikaları eklenince, uçurum iyice açılmaya başladı. Aslında Osmanlı’nın yaptığı yerinde ve tutarlı politikalar, sonuç vermeye de başlamıştı, fakat hesaplanamayan bir gelişme oldu. İran’da Şiiliği benimseyen Türkmen zümresi güçlü bir devlet kurdu. Safavi devleti de Osmanlı gibi Oğuz Türkmenlerine dayanıyordu; tek farkla Şii gurupların Timurluların son zamanlarında başlattığı ve Nakşî dervişlerin eskisi gibi halkın arasına karışma geleneğini terk etmeleri sonucu engelleyememeleri neticesinde Şiileşmiş Türkmenlerdi bunlar.

              Safaviler akıllıca bir siyaset güttüler ve etnik kültür olarak aynı tabana dayandıkları ve Osmanlı ile meselesi olan bu Türkmen zümreleri üzerine bir proje geliştirdiler. İki temel amacı vardı: birincisi henüz inanç kimliği oluşmammış bu Türkmenlere Şiiliği benimsetmek, böylelikle hem kendi inancını hem de devletinin dayandığı tabanı genişletmek; ikincisi ise Osmanlı’nın dayandığı taban olan Türkmen nüfusu kendine çekerek Osmanlı’yı güçsüz bırakmak. İkincisinde başarılı olduğunu söyleyebiliriz. Çünkü arşiv kayıtlarına baktığımızda meselenin vukuu bulduğu 16. Yüzyılın ilk çeyreğine Batı Anadolu’ya dair pek çok tımar defterinde bir çok köyün ve kazanın top yekün bulundukları yerleri terk edip İran’a gittikleri kaydı görülmektedir. “1300 hane, cemaat, ceman Rafızi olup Acem’e göçmüştür”  tarzı ifadeler çok sık karşımıza çıkmaktadır devrin kaynaklarında. Zaten Yavuz Sultan Selim’i bu kadar radikal ve kanlı tedbirler almaya iten de bu faktör olmuştu, devletinin dayandığı temel, altından çekilmekteydi.

            Osmanlının ıslah etmek için baskı uyguladığı bu Türkmenlere İran’dan gelen davet, bir umut olmuştu artık. Devletin baskısından kurtulacaklar, Sünni fıkhının kendilerine ağır gelen sosyal hayatına uymak zorunda kalmayacaklardı. Fakat unuttukları ya da bilmedikleri bir şey vardı ki, İmamiyenin fıkhı, Sünnî-Hanefi fıkıhtan daha ağırdı. İran’a vardıklarında bununla yüzleşen Türkmenler çok kısa bir süre sonra Anadolu’ya geri döndüler.

         İşte Safavilerin bu siyasi müdahalesi zaten kimlik sorunu yaşayan ve devletin en temel meselelerinden biri olan Türkmen zümrelerini daha da zor bir duruma sokmuştur. Çünkü gerek İran’da kaldıkları süre içinde gerekse İran’ın Anadolu’ya gönderdiği yüzlerce Şii propagandası yapan ajanlarının etkisi ile bozkır hayatı yaşayan bu Türkmenlerin kültürüne, Şiilik ile ilgili bir sürü argümanda katılmıştı. Ama, asla bunlara Şii olmuştu diyemeyiz sadece kültürel bir argüman olarak Şiiliğin motiflerini de benimsediler ve bozkır yaşamına eklemlediler. Sürecin sonunda karşımıza bugün “Alevilik” olarak tanımlanan kültür çıktı.

         Şah İsmail ile Yavuz arasında kültüre ve inanca dayalı mezhep çatışması, pek çok masum insanın canına mal olduğu gibi, zaten çok zor bir mesele olan bu göçerlerin ıslahı meselesini daha da içinden çıkılmaz bir mecraya sürüklemiş, dahası Osmanlı dünyasında Tasavvufi guruplar arasında ve devletin tasavvufi guruplar ile olan hukukunda ciddi sorunların ortaya çıkmasını tetiklemiştir. Neredeyse 3 asır boyunca Osmanlı Tasavvufu büyük bir çalkantıya sürüklenmiştir.

           d. Sonuç:  Tespit ve  Öneriler

            Alevilik, İslam ve sonrasında İslam’ın Şii kültüründen etkilenmiş ama inanç ve itikad özellikleri bağlamında hala Türklerin İslam öncesi inançlarını temsil eden yerel bir kültür olarakkalmıştır. Alevilik, kesinlikle Şiilik değildir. İslam dairesinde oldukları bile ciddi bir tartışma konusudur. Dolayısıyla Aleviliğe karşı geliştirilecek olan, "siz İslam’ı eksik ve yanlış yaşıyorsunuz, gelin düzelin, size yardımcı olalım. Şii iseniz Şiiliği yaşayın, Sünni iseniz Sünniliği karar verin." tarzında yaklaşımlar bizi doğru sonuca ulaştırmayacaktır. Bizim baktığımız açıdan Aleviler, henüz İslam ile müşerref olmamış bir zümredir.

          Fakat tarihsel kırılmaların neticesinde İslam ile tanışmaları ve barışmaları biraz zorlaşmış bir zümredir.  “Emr-i maruf” sorumluluğu olan bizler için taa dünyanın öbür uçlarını zorlamadan içinde yaşadığımız coğrafyada karşı köyümüzde, aşağı mahallemizde, daha da yakını karşı dairemizde yaşayan Müslümanlar arasında İslam’ı tanıyamamış bir hedef kitle ile sağlıklı bir iletişim kurmak, bu kardeşlerimize sahih İslam’ı sahih kaynaklar ışığında anlatmaktır. Fakat alışa geldiğimiz tebliğ metotları, tarihsel süreklilik ve yaşanan kırılmalar göz önüne alındığında işe yaramaktadır. Yeni bir yöntem geliştirme mecburiyeti vardır. Burada durum:  Hoca Ahmed Yesevi’nin bin yıl önce yaptığı içtihadın bir benzerini yeniden, bin yıl sonra da olsa güncelleyebilmektir.   

 


  Yorumlar

1 MUSTAFA GENÇ 05/09/2012 21:48
Aleviliğin tarihsel oluşumu hızlı geçilmiş bile olsa, güzel bir yazı olmuş, yazar, küçük bir teşekkürü hak etmiştir.yazılarının devamını...

«« İlk Sayfa    « Önceki      Sayfa 1      Sonraki »    Son Sayfa »»
   (Toplam 1 Kayıt )   

  Yorum Ekle

Ad Soyad :
E-Posta :
Mesaj :
Güvenlik Kodu :


 

                            

YAZARLAR
UFUK KÜÇÜK
ZAMANSIZ, MEKÂNSIZ BİR HATIRA
SEDA Ç.
SAYIN SEN
YİĞİT KOÇ
İYİLİK ANLAYIŞLARI
UĞUR GÜVEN
----------ŞAŞIRMAK HAKKINI ELDE BULUNDURMAK-------------
REŞAT BAŞER
OSMANLI TUĞRASI BİZDEN ÖNCE
SAMİ EREN
SAHİ, İSMET ÖZEL 15 TEMMUZ AKŞAMI NEREDEYDİ?
RIFAT TÜRKARSLAN
DİNDARLIK
ASYA DENİZ
----ASYA DENİZ----SİYASETİ HEYBENİZDEN ATIN BİR KENARA
YASEMİN KARAMANLI
BAYRAM EĞLENCE MİDİR?
CİHAD YURDABAKAN
CEMİL MERİÇ:ENTELEKTÜEL BİR ÜS
TUĞBA ÖZDEMİR
ÖFKELİYİM
RAMAZAN EGE
----MEZHEP SAVAŞLARI YAHUT BİRLİKTELİK KAYGILARI ----
TAYFUN DEMİR
KISA NOTLAR -I-
ÇOK OKUNANLAR bu hafta | bu ay
ÇOK YORUMLANANLAR bu hafta | bu ay | bu yıl
İstatistik

Site En iyi Mozilla Firefox ve Chrome Tarayıcısıyla 1024x768 Çözünürlükte Görüntülenir. Tüm Hakları Saklıdır.

AKLIMIZA DÜŞÜNCE 2011

EDİTÖR