Giriş Sayfam Yap Favorilere Ekle Sitene Ekle Arşiv RSS
ANASAYFA KOMŞULAR UYANSA YETER! YAZARLAR KÜNYE İLETİŞİM
KÜLTÜR SANAT BİZİM KİTAPLIK AKTÜALİTE TARİH POSTASI EDEBİYAT VE DÜŞÜNCE DOSYA GEÇMİŞ DOSYALAR ARŞİV
» ASUMAN GENÇ - ERKEK GİYİM KUŞAM KÜLTÜRÜ- ( II )
03 Aralık 2013 Salı 12:00
12
14
16
18

 

 İSLAMİYET SONRASI TÜKLERDE 

 

1.1)Başlıklar:

Sarık: Aslında Türkçe Sarmak eyleminden türetilmiş olan sarık sözcüğü, Müslümanlar doğuda börk, külah, takke veya fes gibi başa giyien şeyler üzerine sarılan kumaş ya da tülbent ismini vermişlerdir. Araplar buna amame, İranlılar ise destar diyorlardı. Amame’nin (ya da İmame) İslam ya da Arap kökenli olmayıp ilk kez eski çağlarda Asur’da ve Mısır’da ortaya çıktığı kabul edilmektedir. Hindistan’da Sih’lerin de kullandıkları bu tip başlıkların Müslüman olmayan topluluklarda yaygınlaştığı görülmektedir. İslam dünyasına giren ve erkekler tarafından benimsenen Sarık dört faklı açıdan birer simge niteliği taşımaktadır:

  • Araplar için ulusal,

  • Müslümanlar için dinsel,

  • Asker ve sivil görevliler için mesleksel,

  • İslam ülkelerindeki Müslüman olmayan topluluklar için ayırt edici bir simge niteliği taşımaktadır.

Müslümanların sarık sarması dinsel bir nitelik taşıdığı için sarık yapan Türk ustalar, mesleklerinin ilk büyük ustasının, Peygamber Muhammet olduğunu kabul etmişlerdir. İslamiyet’in kabulüyle birlikte Türklerin hayatında önemli bir yeri olan sarık sadece Müslümanlar tarafından giyilmiş bir şey değildir. Müslüman olmayan kişiler ve topluluklarda bunu kullanmışlardır. Ama bu kişiler ve topluluklara belirli renkte sarık sarma ya da işaret koyma zorunluluğu getirilmiştir. Mesela Abbasoğulları siyah rengi kendi simgeleri olarak kabul ettikleri için, Müslüman olmayanlara bu renk yasaklanmış ve sarı renkte sarık kullanmaları istenmiştir. Fakat Abbasoğullarına düşman olan Fatımiler’de siyah renk Müslüman olmayanlar için belirlenmiştir.

Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinde de Müslüman olamayan kişilerin ve topluluklarında sarıklarında ayırt edici renkte bir kurdela ya da mendil takmaları zorunlu sayılmıştır. Bazen de Müslümanlara benzemelerini önlemek için saracakları tülbentlerin renk, cins ve uzunluklarına da sınırlama getirilmiştir.

Türk erkeklerinin eskiden de giydikleri börk, dikişsiz ve yaygın bir eşyaydı. Anadolu’ya yerleştikten sonra börk’ün özellikle iki ayrı sınıfın kullandığı bir başlık haline geldiğini görmek mümkündür. Bunlar; tarikat mensupları ve Düzenli askeri ordudur. Mesela Bektaşilikte olduğu gibi bazı tarikat mensupları keçeden yapılmış beyaz börk kullanıyorlardı. Fakat ismi değişmiş Külah olmuştur. Şeyhler ve dervişler ise dilimli tac giyiyorlardı. Mevlevilikte ise keçe külaha sikke deniliyordu. Devetüyü renginde ve silindir biçiminde olan sikke, üste doğru biraz daralmaktadır. Külah ya da börk hem hiçbir şey sarılmadan dalkülah olarak kullanılıyordu hem de sarık gibi sarılabiliyordu. Yine Mevlevilikte tarikatın ileri gelen kişileri sikkelerinin alt kısmına yeşil bir sarık sarmaktalardı.

Osmanlı İmparatorluğunda ise Müslümanlardan oluşan yaya azap askerlerinin kırmızı börk, yeniçerilerin ise beyaz börk giymeleri gerekmekteydi. Normal olarak keçe börk ya da külah giyip üstüne burma tülbent, sarık saran yeniçeriler, törenlerde süküf ismi verilen başlık takıyorlardı. Börklerin başa geçen kenar kısmında işlemeli bir süsü vardır. Ön kısmında ise, kaşıklık ya da tüylük ismi verilen bir bölüm eklenmiştir.

Tarikat ve ordu mensupları dışında bilginler sınıfı ile her alanda görev yapan devlet görevlilerinin başlarına giyecekleri kavuklar ve onlara dolayacakları sarıklar, renklerine ve boylarına kadar en ince ayrıntıları hesaplanmıştır. İçi boş şey demek olan kav kökünden meydana gelen kavuk, başa giyilip üzerine sarık sarılan silindiri andıran başlık demektir. Osmanlı İmparatorluğunda resmi görevlilerin sarık kullanmalarının Kanuni Sultan Süleyman döneminde genel bir kullanım durumuna geldiği kabul edilmektedir.

Kavuk, külah ve sarıklar çok değişik adlarla çoğalıp yaygınlaşırken, bu farklılıklar, ilmiye, tarikat ve ordu mensupları ile resmi görevlilerin rütbe ve derecelerini gösteren birer simge niteliğine bürünmüştür. Ölenlerin mezar taşlarına bile onların hayatta iken giydikleri sarığın şekilleri kazılmaktaydı. Bu nedenle de mezar taşları orada yatanların mesleklerini ve rütbelerini belirlemeye yardımcı olur. Tüm bu anlatılan konular dahilinde, kavuk ve sarıkların genelde yaygınlaştığını, kırsal alanlarda değişik toplumsal ve ekonomik nedenlerle fazla tutunmadığını belirtmek gerekir.

1.2) Şalvar - Don: Şalvarda da çeşitli değişiklikler yapılmıştır. Şalvar giderek bir iç don olmaktan çıkmıştır. Don kavramı da değişmiş, vücudun alt kısmı a tene giyilen çamaşıra don denilmeye başlanmıştır. Böylece don-gömlek ikilisinden oluşan bir iç giyim ,çamaşır kavramı ortaya çıkmıştır. Dolayısıyla şalvar, donun üstüne giyilen üstlük yani üst kıyafet özelliği kazanmıştır. Toplumun ve ülkenin gelişmesine bağlı olarak, görülen işe ve yöresel özelliklere göre çok çeşitli şalvar tipleri ortaya çıkmıştır. Bu çeşitliliğin oluşmasında Anadolu’nun eski kültürlerinden gelen ögelerle, iklim özellikleri, kullanılan kumaşlar, uzunluk, kısalık, genişlik, darlık gibi nedenler etkili olmuştur. Ege’de zeybeklerin, Erzurum yöresinde dadaşların, Karadeniz’de uşakların, Çukurova’da Türkmenlerin giydikleri şalvarlar arasındaki farklar bu etkenlere dayanmaktadır.

Göynek: Gömlek, denilmektedir, doğrusu gönlektir; gönderi, ten demektir. Gönlek çıplak tene giyilen giysidir. Erkek gömleklerinin eteği dizden yukarda kalır ve belden aşağı iç donunun içine sokulur.

1.3)Cepken- Palto: Tene giyilen göleğin üzerine kişinin maddi durumuna ve beğenisine göre kısa kollu bir cepken veya önü açık entariyi andıran dolama giyilmekteydi. Sokağa çıkılırken de, üstlük olarak hırka veya kaftan alınmaktaydı. Hırkayı daha çok dervişler giymekteydi. Kaftan ise, Arapça cübbe anlamına geliyordu. 18.yy’da kürk dışında Rusya’dan ya da Polonya’dan gelen kalın kumaştan yapılmış paltonunda erkek giysileri arasına katıldığı çağdaş gözlemciler tarafından anlaşılmıştır.

1.4)Çizme: Ayağa giyilen çizme önemini ve özelliğini yitirmemekle beraber daha çok, mest ya da onun konçlusu olan lapçin ile kundura giyilmekteydi. Çok yumuşak deriden yapılan, kısa konçlu, düğmesiz ve bağsız olan mest, aslında evde giyilen bir iç ayakkabıydı. Mest ve Lapçinin üzerine dışarı çıkıldığında kundura ya da pabuç giyilmekteydi. Ökçeli ve altına nalça ya da kabara adı verilen çiviler çakılı olan kundura, Anadolu yerli Rumlarından alınmış ağır ve kaba bir ayakkabı idi. Kundurayı erkekler dışında kırsal kesimde kadınlarda giyiyorlardı.

1.5)Saç – Sakal: Orta Asya’da görülen ve Selçuklular döneminde de bir süre devam eden uzun örgülü saçlardan, yüzyıllar ilerledikçe vazgeçilmiştir. Saçlarını uzatan kimi derviş grupları dışında saçlar kısalmış, sadece tepede bir tutam bırakılmıştır. Erkekler saçlarını tıraş ederken tepede bir tutam saç bırakmalarının nedenini ise batılı gözlemcilerin dikkatini çekmiş ve bir İspanyol gözlemci şöyle açıklamıştır: “ Savaşta vurularak kafaları kesilirse düşman ağızlarına elini sokmasın saçlarından tutarak kaldırsın” diye açıklamaya çalışmıştır.

Saç kısaltılırken erkeklerin bıyıkla birlikte sakal da bırakmaları , İslamiyet’in bir gereği, Peygambere uyma (sünnet) sayılmıştır. Bundan dolayı İslam öncesinde hiç sakal bırakılmazken, İslamiyet’in kabulünden sonra başta din adamları olmak üzere sakal bırakanların oranı artmıştır. Bu konuda hiçbir zorlama yoktur, aksine sakal bırakmak bazı kişiler ve görevler için yasaklanmıştır. Mesela; Osmanlı şehzadeleri sakal bırakmazlardı. Veliaht şehzade tahta çıktıktan sonra sakal bırakma hakkı kazanırdı. İslamiyetin kabulünden sonra da erkeklerin bıyık bırakma alışkanlıkları da devam etmiştir.

1.6)Küpe: küpe takam konusunda ise zamanla bir azalma meydana gelmiştir. Selçuklularda ve Karamanoğullarında görülen küpe, Osmanlı İmparatorluğu döneminde daha çok Ahi ve Bektaşi örgütlerinde devam etmiştir. Ahi şeyh ve müritleri, bir sanat sahibi olduklarını belirtmek amacıyla sağ kulaklarına küpe takmaktaydılar. Osmanoğulları bir süre için bu geleneğe bağlı kalmıştır. Yavuz Sultan Selim’i ise küpeli gösteren resmi bulunmaktadır. Bu örneklere karşılık İslamiyetin kabulünden sonra ilerleyen yıllarda erkeklerin küpe takmaları yavaş yavaş ortadan kalkmıştır. Hatta 17.yy da Kâtip Çelebi, küpe takan bir devlet adamından değil, bir köçekten bahsetmektedir.


  Yorumlar
Henüz yorum yapılmamış

  Yorum Ekle

Ad Soyad :
E-Posta :
Mesaj :
Güvenlik Kodu :


 

                            

YAZARLAR
UFUK KÜÇÜK
ZAMANSIZ, MEKÂNSIZ BİR HATIRA
SEDA Ç.
SAYIN SEN
YİĞİT KOÇ
İYİLİK ANLAYIŞLARI
UĞUR GÜVEN
----------ŞAŞIRMAK HAKKINI ELDE BULUNDURMAK-------------
REŞAT BAŞER
OSMANLI TUĞRASI BİZDEN ÖNCE
SAMİ EREN
SAHİ, İSMET ÖZEL 15 TEMMUZ AKŞAMI NEREDEYDİ?
RIFAT TÜRKARSLAN
DİNDARLIK
ASYA DENİZ
----ASYA DENİZ----SİYASETİ HEYBENİZDEN ATIN BİR KENARA
YASEMİN KARAMANLI
BAYRAM EĞLENCE MİDİR?
CİHAD YURDABAKAN
CEMİL MERİÇ:ENTELEKTÜEL BİR ÜS
TUĞBA ÖZDEMİR
ÖFKELİYİM
RAMAZAN EGE
----MEZHEP SAVAŞLARI YAHUT BİRLİKTELİK KAYGILARI ----
TAYFUN DEMİR
KISA NOTLAR -I-
ÇOK OKUNANLAR bu hafta | bu ay
ÇOK YORUMLANANLAR bu hafta | bu ay | bu yıl
İstatistik

Site En iyi Mozilla Firefox ve Chrome Tarayıcısıyla 1024x768 Çözünürlükte Görüntülenir. Tüm Hakları Saklıdır.

AKLIMIZA DÜŞÜNCE 2011

EDİTÖR