Giriş Sayfam Yap Favorilere Ekle Sitene Ekle Arşiv RSS
ANASAYFA KOMŞULAR UYANSA YETER! YAZARLAR KÜNYE İLETİŞİM
KÜLTÜR SANAT BİZİM KİTAPLIK AKTÜALİTE TARİH POSTASI EDEBİYAT VE DÜŞÜNCE DOSYA GEÇMİŞ DOSYALAR ARŞİV
» 80’ ÖNCESİ VE SONRASI BAHATTİN YILDIZ
02 Haziran 2012 Cumartesi 00:1
12
14
16
18

80 ÖNCESİ VE SONRASI TÜRKİYE’DE İSLAMCI GENÇLİK--İZMİR ÖRNEĞİ-

 VE BAHATTİN YILDIZ

 

      Bahattin Yıldız, Ümmetin Yüreği olduğu kadar İzmirli  yiğit bir Müslüman’dı.. Kâh orada, kâh burada dolaşır, Müslümanlarla hemhal olurken eviyle barkıyla İzmir’de bulunmuş ve bu şehrin 1980 öncesi ve sonrası, şehre renk katmaya çalışan insanları ve gençlerine bir köprü olmuştur. Daha çok değerli ağabeylerimiz ve arkadaşlarımız olmasına rağmen üç dönemi: 80 öncesi,80 sonrası ve 90’lı yılları, o zamanlar üniversitelerde bulunmuş abilerimizle, ilahiyat fakültesi bahçesinde bir araya gelerek konuştuk. Daha doğrusu onlar konuştu biz dinledik. Gün gelir, biz de konuşuruz. Umarız bu etkinliğimiz sıkıcı okumalar oluşturmaz sizin için. Bir nebze dönem özelliklerin tanıtabildiysek seviniriz.

(AklımızaDüşünce Çalışma Ekibi)

 

     Hüseyin Alan:1980 öncesini değerlendirmeye aldığımızda bir tarihsel kesit olarak bakabiliriz. Bu tarihsel kesitin geri planına baktığımızda, Cumhuriyetin kuruluşunu Müslüman toplumların hayat içerisinde bir kırılma noktası olarak görebiliriz. Çünkü cumhuriyetin kuruluşu aynı zamanda Osmanlının yıkılışı, hilafetin, monarşinin yıkılması yeni bir dönemin başlamasıyla da bağlantılı olduğu için; Müslümanların tarihte, siyasette, sosyal hayatta, ekonomi politik yeni bir hayat inşası konusunda veya gelecek tasavvuru konusunda etkin rol oynamadıkları, edilgen rol oynadıklarını ifade eden bir süreç. Yeni bir dönem bu ve yeni dönemin oturması kolay olmuyor. Bir imparatorluğun üstüne kurulmuş yeni bir ulus, yeni bir kültür bunun inşası söz konusu. Bu ulus toplumun ve ulus kültürün, ulus devletin karşısı, ötekisi doğal olarak Türkiye de ve bütün Müslüman coğrafyalarda da Müslümanlar. O bakımdan 80lere kadar Müslümanların itilip kakıldığını, horlandığını,  dillerinin değiştirildiği yeni nesil yetiştirmede eğitim özgürlüklerinin verilmediğini, ellerinden alındığını, sosyal hayat içerisinde meşru kabul edilmediklerini görüyoruz. Yaşadığımız dönem bu. O dönem de Müslümanlar dışlanmış durumdalar. Kendilerini ifade alanları alabildiğine kısıtlanmış durumda, dini eğitim ve dini politika ise devletin tekelinde. Bu bakımdan 80li yıllardan önceki neslin bir özelliği var. Bu özellik; Müslümanların bir gelecek tasavvuru var. Mevcut durumu, statükoyu beğenmiyorlar. Bu statükoyu İslami bir sistematik ile değiştirmeyi ve yeni bir toplum inşa etmeyi düşünüyorlar. Bu dönemdeki Müslümanları, İslamcılar diye adlandırabiliriz.

        İslamcılar, o zaman; mevcudu reddeden, onun yerine başka bir toplum inşa etmek isteyen bir grup, böyle bir siyasi duruş, tutum ifade eden bir nesildi. Bu dönemde, bütün İslamcılara sunulan modern hayata, Türkiye’yi de aşan tarafı olan Kemalizm hakimdi. Kemalizm, tek doğruyu ifade ediyor,  bilimsel olduğunu ifade ediyor, geleneğin bilgi ve referanslarını, özellikle Din’e dayalı bilgiyi reddediyordu. Dine dayalı bilgiyi reddedince, o bilgiden hareketle yeni bir toplumsal tarz ve kültür üretmeye çalışan farklı kültür ve kimlikleri de reddetmiş oluyor. Türkiye’de Kemalizm, varoluşunu, Müslümanları ötekileştirerek inşa ettiği için, Müslümanlara çok bir yaşam alanı tanımıyor. Bu nedenle de Müslümanların hesabı Kemalizm ile o zaman. Konuya genel olarak bakıldığında, hem de Türkiye olarak bakıldığında bunların etkisi Şamanizm… Ve Bahattin Yıldız tam da burada söylediğim şeyleri temsil eden bir neslin en iyi temsilcilerinden birisi. Onun Kemalizmle bir hesabı var. Kemalizmi kendi tarihsel döneminde bir kırılma noktası olarak görüp, geçici bir ideoloji olarak algılıyor ve Kemalizmin yerine, gerçekten mümkün olabilir İslami bir dönemi hedefliyor. 1980 öncesinin önemli tarafı, siyasi tutum ve tavırlarda görülür. Bunun Türkiye’deki izdüşümüne bakıldığında MTTB hareketinin arkasından gelen onun devamı çizgide bulunduğunu söyleyen Akıncılık Hareketi var. Başka dernek ve hareketler var. Bunlar yarı legal yarı illegal durumdalar. Çünkü amaçları itibariyle geleceğe yönelik hedefleri olan bir nesil bunlar. Bu bakımdan 80 öncesi dendiğinde siyasi tutum ve tavrı olan, bir ideolojisi olan, İslamcı bir grup diye nitelemek daha doğru olur. Ama 12 Eylül İhtilali, burada büyük bir kırılma yaratacak, zihinde sonradan dönüşümler, değişimler yapacak.

          80’e kadar dünyada iki önemli değişim vardı: Filistin’in 100 yıl süren mücadelesini saymazsak şayet, Afganistan direnişi ve İran Devrimi. Bu, Müslümanların yeryüzünden modern döneme, modern çağa, modern kültüre, modern toplumsal tarza karşı verdiği tepkidir. Modern bilgiyle üretilmiş toplumsal bir faz yerine,  İslami bilgi üzerine referanslarımızdan hareketle başka bir İslam toplumu kurmayı hedefleyen cevaptı. Bu önemli bir kırılma getirdi. İslamcıları, yerel olmaktan, ümmet bilincine bağlayan bir gelişimdi bu. Eksiği, yanlışı, doğrusuyla Müslümanların ufkunu zenginleştiren, ayaklarını yere sağlam bastıran, özgüven aşılayan bir gelişmeydi. Bu iki gelişmenin Türkiye’deki yansımalarına bakıldığında, tartışmaların ve değerlendirmelerin zaman içerisinde sürdüğünü hep göreceğiz. Ayrıca bu gelişmelerin Müslümanlara bilinçlenme açısından büyük katkıları olmuştur.

       Hüsamettin Yaşa: Sizin üniversiteye girdiğiniz dönem 70’li yıllara, Türkiye açısından da, üniversite gençliği açısından da baktığımızda gördüğümüz:  MTTB ‘nin ve Akıncılar diye bilinen siyasi grubun etkin olduğu bir dönem. Ne yaşadınız? Yani MTTB’deki başkanlar üniversitelerde, çalışma birimlerinde çok etkin bir pozisyondaydı, yeri geldiğinde kaymakam kadar etkiliydi. Etkinlikler, aktiviteler yapıyorlardı; öyle ki ehliyet kursu açacak kadar halkın içerisinde örgütlenmesini tamamlamışdı. MTTB ne oldu da sonrasında gençliği kucaklayamadı. Daha sonrasında Akıncılar kuruldu. Siz, o süreci yaşadınız, biraz bahseder misiniz.

           Hüseyin Alan: Bu soruyu, “ eksiğimiz nedir” diye öğrenmek için sorduğunuzu düşünüyorum.    Şöyle diyelim; 80 öncesi dönem, bütün dünyada olduğu gibi iki kutuplu bir dönem. Birisi kapitalist birisi de komünist bir alan. İdeolojik savaş var ve her ideolojinin de Türkiye uzantıları var. Söz gelimi, Türkiye’de solcu bir ideolojik gruplanma var; yoğun bir biçimde Anadolu insanını kuşatmış, onlara yön vermiş, onları kendi amaçları doğrusunda çalıştırmış, koşturmuş bir dernek. Bunların karşısında da muhafazakâr diyebileceğimiz, milliyetçi diyebileceğimiz, Komünizme karşı mücadele veren sağcılar var. Müslümanların nerede yer alacağı ile ilgili sorun işte burada. Müslümanlar solcu olamazlar; felsefe olarak, ilke olarak, arka plan olarak bu safta olmaları mümkün değil. Sağcı olmaları da mümkün değil. Çünkü onun da aynı şekilde arka planı, felsefesi farklı bir düşünce. “Peki Müslümanlar nerde olacak” sorun buydu. Tam o dönemde Müslümanların üretebildiği çözüm MTTB hareketidir. Bu çok kuşatıcı bir hareketti. O dönem, 12 ağustos 1969 Burhanettin Kayıhan Başkanlığı ile bu dernek, Müslümanların eline geçti. Sonrasında, Türkiye çapında çok yaygın bir şekilde örgütlendiler. Bunu yapıyorken bir taraftan “ne yapabiliriz ”in cevabı aranıyor, bir taraftan da fiili, sosyal, kültürel, hatta sportif anlamda faaliyetler yürütülüyordu. Müslüman gençlik, kendilerini buralarda ifade etmeye başladılar. Bilahare bunun siyasi bağlantıları da oldu. Ama düşünerek tasarlanarak yapılmış bir şey miydi, bugünden geriye bakarken insafsızlık etmemek lazım, yani önümüzde başka alternatif yoktu, doğru bir model yoktu, bulunan şey de oydu.  Kendimizi orada ifade edebildik. Müslümanlar olarak orada bir araya gelebildik, planlarımızı orada yapıp üretebildik. Üstatlarımız vardı, dernek başkanlarımız vardı, ağabeylerimiz vardı ki Bahattin Yıldız onlardan bir tanesidir. Zihinsel kapasitemiz neyse orada onu üretmeye başladık. Fakat sonradan kültürel-sosyal faaliyetlerin yeterli olmadığı, daha başka şeylerin de yapılması gerektiği fikirleri ortaya çıktı. Harekete, fiiliyata yönelik bir gelişme başladı. Çünkü gençlik var, enerji vardı. Onun da etkisiyle Müslümanların ideolojik olarak ayrıştığı bu dönemde MTTB’nin biraz daha geleneksel kaldığını söyleyebiliriz belki, ama Akıncılar ihtiyaca cevap veren yeni bir oluşumdu ve Akıncıların MTTB’nin içinden çıkması böylesi bir durumdu.

     Akıncılık hareketi, 12 Eylül 1980’e kadar çok kısa sürede örgütlendi, etkili olmaya başladı. Bugünün Müslümanlarının, cemaatlerin, grupların yapamadığı toplantıları, yürüyüşleri, mitingleri yapıyorlardı. Bugünkü faaliyetlerin çapına sayısal olarak bakıldığında, daha 12 Eylül öncesi, o etkinliklerin seviyesine ulaşamadığını söyleyebilirim, ama yeni kuşak, bunu tahlil edebilecek durumda değil. 12 Eylülle beraber İran da olsun Afganistan da olsun tecrübe edinen arkadaşlarımız bu camianın içindeydi. Onlar için de yeni bir şeydi bu. Bizim dışımızda suni sınırlarla ayrılmış kardeşlerimizi tanımak, önemliydi. Bu kuşağın en önemli kazancı ümmeti yakından tanımak, gözlemlemek olmuştur.

        Hüsamettin Yaşa:  1980’lere kadar geldik.  Türkiye’de sağ-sol olayları duruldu.  Ama bu sürecin içerisinde bulunan Müslümanlar açısından baktığımızda, 12 Eylül çok planlanmamış da olsa bir yurtdışı tecrübesi kazandırdı. Yani yurtdışına Almanya’ya Avrupa’ya gidenler olduğu gibi Ortadoğu’ya İslam ülkelerine de gidenler oldu. Çünkü 12 Eylül de Türkiye’de aranıyorlardı. Yakalandıkları anda da, sorgusuz sualsiz hapse girecekler ve süreç böyle devam edecekti. Bugün işkenceyi konuşurken,  Mamak’ta, Metris’te, solcuların ve ülkücülerin, Diyarbakır’da da Kürtlerin işkence çektikleri söyleniyor. Ama İslamcılar konusunda kimse içeride psikolojisi bozulanların, çoluğuyla çocuğuyla ilgilenemeyenlerin, dile getirilmiyor. Akıncılar da onlar gibi işkenceler çektiler. Hakikaten o döneme baktığımızda, gençlik, sağcısı solcusu İslamcısıyla içerdeydi. Üç beş kuruş denkleştirip kaçabilen kaçmıştı ülkeden, gitmişti. O dönem gençleri olarak bir şekilde yurtdışına gidebilenlerin, dışarıdan bir destek aldığını düşünüyor musunuz?

         Hüseyin Alan: Dışarıdan destekli kısmına kesinlikle hayır diyorum. Türkiye’deki Müslümanların 12 eylül öncesine kadar dış bağlantısı hiç yoktu. Hatta bu gençler, 12 eylül itibariyle tamamen sahipsiz kalmıştılar. O zamana kadar parti, grup desteği alanlar bile desteklerin kesildiklerini gördü. Yapayalnız şaşkın halde olduklarına ben şahidim. Ayrıca o dönemde nefes alınacak bir yer aranıyordu. Sistem, bir silindir gibi, bütün siyasi grupların üstünden geçti. Tabi imkan bulabilenler, ruhsal ve psikolojik olarak kendini hazır hissedenler, Afganistan direnişine katılmak istediler.

         Hüsamettin Yaşa: O dönem Bursa öğrencisi olarak Erzurum İşletme öğrencisi Bahattin Yıldız’ın çektiği sıkıntıları siz de çekmişsinizdir.

         Hüseyin Alan: Fazlasıyla.

      Hüsamettin Yaşa: O sıkıntılı dönemlerde ekonomik sıkıntı boyutunun yanı sıra, ailevi sıkıntılarınız, anneniz-babanız bunun neresindeydi?

       Hüseyin Alan: Biz, duygusal bir gençliktik. Ailelerimiz bizim bu ideolojik kavgalarımıza destek verebilecek kültürel seviyede değildiler. Nerdeyse hiçbirimizin ailesi bu durumda değildi. Yalnızdık, 90’lı yıllarda kızlarımızın yaşadığı o psikolojik durumları bizim dönem gençler de yaşamıştı. Dönüp de ağlayabildiğimiz kimsemiz yoktu.

        Hüsamettin Yaşa:  90’lı yıllarda bizim ziyaret edebildiğimiz, gece yarıları evine gelebildiğimiz ağabeylerimiz vardı.

       Hüseyin Alan: O dönem aileleri,  Geleneksel Müslüman’dı. Üniversiteye gönderirken hepsinin beklentisi “çocuğum okusun, adam olsundu”. İdeolojik kavgalardan uzak durmamızı istiyorlardı. 12 Eylül kuşağında ailesinden destek bulanlar varsa da nadirdir. Hatta bu insanlar arandıkları için çevresi, ailesi tarafından tehlikeli görülen insanlar haline gelmişlerdi. Bunların aranma sebebi adam öldürmek falan değildi. Sokakta bilirdi dağıtmak, dergi dağıtmak, siyasi derneklerde faaliyet yapmaktı. 3-5 kişinin bir araya gelmesinin tehlikeli olduğu dönemdi. O dönem gençleri tamamen kendi başlarına idiler, kararlarını kendileri vereceklerdi.

       80 öncesi kuşağının bir özelliği daha vardı: o günkü Müslümanlar teşkilatçıydı. Hedefi olan ve bu hedefi gerçekleştirmek için mutlaka teşkilatlanması gerektiğine inanan bir anlayışa sahip gençlik vardı. Bu onlara çok büyük bir ufuk kazandırdı. Bahattin Yıldız’ın özelinde bakıldığında insanlarla işi olan,  dava bilinci olan Müslüman bir kişilik. Dünya hayatı, başka bir anlam taşımaya başladı onun için, ideolojik bir kavgaya dönüştü ve mücadele ettikleri, karşıtı olduğu, Türkiye’de Kemalizm, yurt dışında ise Marksist ve sosyalist ülkeler ve toplumlardı. Böyle bir teşkilatçılık vardı. Teşkilatçı olmak, insana devlet olmayı, devlet gibi düşünmeyi öğretiyor. Bugün, maalesef Müslümanlar da olmayan şey bu.  Teşkilatçılık ve devlet gibi düşünmeyi ben önemserim. Gerçekten Müslüman tek başına da olsa bir hareketi,  cemaati, grubu olmasa bile gerektiğinde devlet gibi düşünebilmeyi, yönetici olmayı, ona göre hareket etmeyi,  insanlarla kurduğu ilişkiyi o tarz bir politikayla uygun götürmeyi bilmelidir. Bir taraftan tebliğ davası vardır, bir taraftan da örgütlenme davası vardır. Diğer taraftan da dünyaya söyleyecek sözü vardır. O bakımdan devlet gibi düşündüğü vakit adaleti o temsil edecek. Doğru yönetimi o sağlayacak. İnsanlara iyi günleri onlar gösterecek. O bakımdan farklı düşünen insanların farklılığını kabul etmek, farklılığına rağmen iktidar olduğunda onları dışlamak, yok saymak, horlamak, gayri meşru ilan etmek değil, tam tersine onlarla birlikte ama İslami bir düzen içerisinde, İslami bir otoriteyi yönetmeyi düşünen kafalar olmalıdır. Bu bakımdan bu nesil, hayırla anacağım bir nesildir.

        Mehmet Kurt: 79’lu ve 80’li yıllar belki dünyada önemli kırılma noktasının oluştuğu dönemdi. Yani İran’da İslam devriminin olması Amerika’ya karşı Ortadoğu da meydana gelen en büyük zaferdir. Bu konuşulabilen, daha önce düşünülebilen bir şey değildi. Küçük Amerika olarak görülen,  bilinen böyle bir ülkenin üstelik Müslüman din adamları tarafından alt üst edilerek yapılan bir devrimin olması kırılma noktasıydı. Bu, Amerika’ya vurulmuş bir darbeydi. Bir de, bütün dünyanın gözleri önünde, kameralar önünde olan vakıaydı. Bir diğeri ise; süper güç olan Rusya, hemen komşusu Amerika’ya karşı zafer elde etmiş bir ülkenin tam da aynı zamanlarda vuku bulması. Orayı ele geçirip komünist bir ülke yapma girişimi söz konusu. Ve ona yönelik te İran devriminde,  ilk başta Şiilik sunnilik  olmadan bütün dünya Müslümanlarının galibiyeti olarak  zafer sevinciyle algılanıp herkesin birbirlerini tebrik ettikleri bir zaman...İran devrimiyle  Müslümanların bu anlamdaki belki, kendilerine güveninin artması,  Rusya’ya karşı ifadesiydi. Onun için Afganistan’da bu kadar ciddi, bu kadar mücadeleci, olundu.  Müslümanlar bunu gördüler, buna kişisel olarak da katkıda bulunmak için birçok kişi bu yolda koştu. Bahattin ağabey de,  Türkiye’den giden ağabeylerimiz de bunların en güzel örnekleriydi. Diğer Müslüman ülkelerden gidenler gibiydiler. Büyük bir örneklik, büyük bir perspektif oluşturdu,  yeni bir ufuk açtı. Kendi bulundukları ülkelerdeki bir tane veya birkaç tane ırkın ötesinde, bir sürü ırklarla tanıştılar, bir sürü dili konuştular, bir sürü mekteple de tanışmış oldular. Başka dinlerle de karşılaştılar. O insanların, aynı coğrafyada aynı yerde yaşadıklarını gördüler. Bu aynı zamanda şunu getirdi: Ufak tefek meseleler yüzünden Müslümanların birbiriyle kavga etmemesi, birbiriyle uğraşmaması, daha önemli meselelerinin olduğu düşüncesinin bilincine de varmalarına vesile oldu. Biraz sonra yapacağımız bir tespit ama yeri gelmişken yapayım; Bahattin ağabeyle tanıştığımdan itibaren hep izlenimim şu olmuştur. Bahattin Yıldız hiçbir zaman kendi ülkesi veya cemaatler arasındaki kavgalar, ihtilaflı noktalarda kavgayı derinleştirici ya da büyütücü bir rol oynamadı. Bütün bunları yapanların içine de karışmadı. Bunların üstünde, daha evrensel, bütün Müslümanları kapsayıcı bir düşünce içinde oldu. Ve o durumdan kendisi kaçındığı gibi, çevresindeki insanların da kaçınması için elinden geleni yaptı. Bu tavrı, vefatıyla da ortaya çıkmıştır. Diğer cemaat ve gruplarla yaşamında bağlantısını kesmediği gibi, cenazesinde de farklı cemaatlerin aynı safta olmasına vesile oldu. Bu nokta son derece önemlidir. Neden bunları söylüyorum; belki bu son cümleydi ama 80 ler, Müslümanların hem içe dönük, hem kendine gelişi yaşadıkları dönemlerdir. Bunu kast ediyorum: hapse giren Müslümanlar unutuldu. Günümüzde de 80 ler konuşulurken hep solcular şunu gördü, ülkücüler şöyle eziyetler çekti… ama anlatılanlar arasında Akıncılar yok. Onlara hiçbir şey olmamış, yapılmamış gibi. Hayır  öyle değildi! Bu insanlar işin bağırtısını çağırtısını pek yapmadıkları için, her yerde afişe etmedikleri için sanki, bunlara bir şey olmamış gibi göründü.

         Öbür taraftaki Müslümanlar, cemaatler palazlanmaya başladı. Onlar için devletin direk olarak uğraşmadıkları ideolojik bir tavır taşımadıkları ama Müslüman olarak kendilerini gösterecekleri bir ortam oluştu Özal’la birlikte. Bunu kabul edelim. O yüzden cemaatler kendilerine güvenle biraz daha medyatik olmaya başladılar. Medyatik olmayı şu anlamda söylüyorum yayın evleri kurdular, kitaplar basmaya, dergiler çıkarmaya, sohbet halkalarını genişletmeye başladılar ve bunlardan dolayı çok fazla suçlanmadılar, çok fazla bir tahribata uğramadılar. Yani daha önce, Hüseyin ağabey söylemişti, 4- 5 kişi bir araya geldiğinde baskınlara uğrama durumları söz konusu olmadı, yaşanmadı. Aynı zamanda bu onları, Müslüman’ın şusu olsun busu olsun, her şeyi olsun anlamında bir zenginleşmeye, şirketleşmeye de götürdü. Bu cümlenin doğru anlaşılabilmesi için şunu söylüyorum. O dönemde son derece önemlidir bu, bütün Müslümanlar yaşamıştır. İslam’ı, kelime-i tevhidi yeniden keşfedip çevresindeki herkesi, anne babasına kadar bu bağlam çerçevesinde değerlendirdiği bir dönemi yaşadılar. İşte burada ortaya çıkan şirk, tağut, müşrik kavramları önemli rol oynamış; insanlar, daha önceki kelime-i şehadetlerini ve namazlarını hiçe sayarak yeniden İslam olmuş gibi davranıp, önceki dönemlerine cahiliye dönemleridir deyip anne babalarını  da cahiliye döneminde yaşayan insanlar konumuna sokmuşlardır. Bundan dolayı da insanlar, fikri anlamda bir mücadele geçirmek zorunda kaldılar. Yani, bu, anne babayı çocuktan ayıran, insanları birbirinden ayıran imani bir meseleydi. Tıpkı Hz. Ali’den sonraki hariciler zamanındaki dönem gibi bir sıkıntıyı beraberinde getirdi.

           Hüsamettin Yaşa:  80 81 82 yıllar, öyle değil mi?Dediğiniz çok önemli. Ayrıca o dönemde, bu tür problemler planlanmış ya da planlanmamış gibi, Türkiye’nin gündemine geldi. Üstüne üstlük bu gençlerin önlerinde kim vardı abi olarak, kimseler pek yoktu. Bir kısmı yurt dışındaydı bir kısmı içerdeydi, bir kısmı geçim, evlilik sıkıntılarıyla birlikte hayata atılmışlardı. Öyle ki; 80 sonrasında lisede üniversitede bulunan biri olarak söyleyeyim  Mehmet bey ve Hüseyin abi de bana katılır bu konuda, bizim önümüzde bir takım ağabeylerimiz vardı. Bahattin abiyi mesela,  o zamanlar yurt dışındaydı. Sohbetler, spor müsabakaları yapmış, akıncıların başkanlığı yapmış biri olarak tanıyor, duyuyorduk ama yoktu ki! Ne yapacaktık? Bekleyecektik. Beklentiyle doluydu 82li 83 lü yıllar... Liselerde bulunan, ya da kapatılmamış öğrenci evleri kiralarını veremiyorlar, elektrik paralarını ödeyemiyorlardı. 80 den önceki Akıncılar Dernği kapanmış, kitaplar, halılar, eşyalar alınmış; nerede olduğu, kimse tarafından bilinmiyordu. Biz, akıncıları sempati duyarak tanıyan gençler olarak, hakikaten sağa baktık kimse yok, sola baktık kimse yok. Dışarıdan; Bursa’dan, Erzurum’dan, Kayseri’den başka yerlerden İzmir’e gelen Müslüman ağabeylerimizi çok tanımıyorduk. Yoktu belki. Bahattin yıldız burada devreye girmiş oldu.  Türkiye’ye İzmir’e geldiğinde bu insanlarla tanıştırdı. İzmir-Hatay’ın girişinde, Körfez kitap evi vardı. İstanbul’dan ya da Ankara’dan, tercüme edilmiş, telif edilmiş kitapların satıldığı küçük mütevazi bir dükkan vardı. Bahattin Yıldız’ı 12 Eylül sonrası gördüğüm ilk ortamdı.. Mehmet’in de az önce ifade ettiği, o kaosun olduğu dönemde Bahattin yıldız sakallarıyla kişiliğiyle, kıvrak konuşması, bıçkın cevaplarıyla orada oturuyordu. Kitap evinin sanki sahibiydi. Bu abi, Bahattin yıldız dediler, tanışmış olduk. Böyle başladı.

          O kaotik durumda bir şeyler yapmak istiyorsunuz önünüzde kimse yok . tarikat yapılanması, önceden var olan bir yapılanma, adını çok ta söylemeyeyim. Bize tabisiniz dedi,  ne yapacağınıza biz karar vereceğiz, pikniğe gidecekseniz biz karar vereceğiz dedi. Hani bağımsızdık, hani özgürdük genç olarak. Bu arada başka gruplarda ortaya çıktı. Ağabeycilik mi rabcilik mi? Ağabeyleriniz sizin rableriniz mi? Diye ifadeler… Sıkıntılar… Bahattin Yıldızla tanınıyorsunuz o dönemde, bir takım ağabeylerimiz partiyle iş tutmuş, particilik rüzgârı herkesi sarmış o zaman, parti daha çıkmadığı halde. Oy verip vermeme mevzusu ortada dönüyor. Oy vermek şirktir, küfürdür. Hiç böyle bir şey gündemimizde yoktu, ya da devlette görev alacaklar, memur olacaklar hadi canım sende; nihayetinde üniversitede okuyorlar, mecbur geçimini bir yerlerde sağlayacak. İşte, devlette mi görev alacaksınız’ istihzaları tanımlamaları; İzmir açısından olduğu kadar Bursa, Erzurum İstanbul.. diğer bölgeler açısından, üniversitede okuyanlar için büyük problemdi. Birçok arkadaşımız okulu bırakıp gitti. Üniversiteyi kazanmış gelmiş çocuklara, Tağut’un okulunda okunmaz dediler, belam mı yetişeceksiniz dediler. ilahiyatta bulunmanın belam yetiştirme ortamında bulunma olduğunu ifade ettiler. Biz, ilahiyatı kazandığımızda, utana sıkıla kazandığımızı söyledik. İlahiyat belam yetiştirme merkezi olarak tanımlanıyordu. O dönemde, İlahiyatta okuyacaksınız, İslami bir kimlik ortaya koyacaksınız bu sıkıntılar içerisinde o kadar zordu ki.

       Mehmet Kurt: Ve pazarda limon satmayı yeğleyip, müşrikleri kazıklamanın helal olacağı konusundaki içtihadlar…

          Hüsamettin Yaşa:  Taşıdığınız nüfus cüzdanlarıyla devlete tabi olduğunuzu, devlete tabi olarak bir İslami çalışma gerçekleştiremeyeceğinizi söyleyen fotokopi dergiler dolaşıyordu ortalıkta.

              Mehmet Kurt: Bende bir tahlil yapayım sosyolojik bir tahlil olsun. Genellikle tüm dinlerde olan, zaman zaman belli dönemlerde görülen öze dönüş; o peygamberin olduğu döneme,  o kitabın ilk indirildiği döneme dönüş fikirleri, genellikle halkın asrı saadete dönüş dönemidir. İnsanlar zihinleri karıştığında, hayat şartları karıştığında, bundan çıkar bir yol bulamadıklarında, bu zihni çok fazla meşgul etmeye başladıklarında ve buna yeterli bir çözüm de üretilemediğinde konuyu basitleştirmek ve basitçe bu işin içinden sıyrılmak istiyor. Bu basitçe sıyrılmanın yolu. ilk başa dönmek olarak görünüyor. Çünkü ilk dönem, hep çok sadedir. Çok kargaşa söz konusu değildir. Problemler, orada daha kolay halledilir o yüzden ilk başa hep bu dönemde -12 Eylül 1980 hemen sonrasında- dönme çabaları olmuştur. İnsanların kafasının çok karıştığı bir dönemdi. O dönem insanları, asrı saadete yöneldi, kolaya kaçmak daha sade düşünmek için.. çünkü o zaman ortaya üç beş tane done koyduğu zaman, bütün onların içine herkesi sokabiliyor. Yahut da sokmaya çalışıyor. O zaman kafası rahatlıyor. Bu müşrik, bu tağut, bu belam… bunları yaptığı zaman kafası rahatlıyor, kurtulduğunu zannediyor. Halbuki, bunlar daha sonra, daha büyük sıkıntı ve problemlere yol açıyor. Belki olaya farklı bir gözle bakma açısından iyi oluyor,  ama kötü tarafı, birçok insanın kırılması hem de bazı noktalarda bütün bir tarihin, bütün bir geleneğin reddedilmesi veyahut da boşaltılması, insanın da kendi bulunduğu noktayı havada tutmuş oluyor. İyi de senin basacağın yer 1500 sene ötede. 1500 seneye öteye ayağını uzatamıyorsun, geçmişin bütün geleneğini reddediyorsun; o da, insana bir şey kazandırmıyor. Kendini, sağlama almış olmuyorsun doğrusu.Bahattin ağabeyin son derece önemli bir insan olduğunu düşünüyorum bu konuda da. O, hiçbir zaman, ne geleneği reddetme konusunda ne insanları böyle itham etme konusunda ne de tamamiyle her şeyi reddetme noktasında, hiçbir zaman katı bir tutumda bulunmadı. O, evrenselliğin farkına varmış, ufuk genişliğinin farkına varmış bütün bunların öneminin de yani geleneğin de tarihin de bütün insanların getirdiklerinin de farkına varmış ve ancak eğer bir hareket olacaksa, Müslümanların bir kurtuluşu olacaksa, bu dünyada İslam’ın bir yeri, bir meydan okuyuşu olacaksa ve Müslümanların  sahip olduğu dinin en yüce, son din olduğunu güvenli bir şekilde ilanı olacaksa, bunun tüm dünya Müslümanlarıyla olacağının farkındaydı.

          Hüseyin Alan: Burada bir saptama yapmak istiyorum. Az önce espriyle karışık bizim nesle biraz fazla yüklendiniz. Karşı olmak bakımından 80 kuşağının çok önemli bir özelliği de şu; Müslümanlar o zamanlar yeterli donanıma sahip değillerdi. Entelektüel derinliğimiz yeterli durumda değildi. Müslümanın yapabileceği en önemli şey, biraz da sloganik olarak, bunu tahlil için söylüyorum, başka bir amacım yok, tarihsel olarak  kendini ifade etmesi; işte neye karşısın? Şu tarz bir devlet yapısına karşıyım, bu tarz bir ekonomi politiğe karşıyım.

         Hayatta bunun karşılığı ne? Siyasi bir duruş olarak; hayatta karşılığı memur olmamaktır, Cuma namazını terk etmektir, devletten görev almamaktır. Bu bir açıdan bakıldığında asil bir duruş. Çünkü karşı olarak kendini ifade edebiliyorsun, ama  sorun şu; o derinlik olmadığı için neyi ifade ediyorsunuz, siz nesiniz, neyi öneriyorsunuz kısmında problem vardı. O problem, o kuşağı biraz paranoyaklaştırdı. Belki yaşanmaması gerekiyordu ama yaşandı.12  eylülden sonra Müslümanların çok yoğun Kur’an çalışmaları var. Grup grup, öbek öbek Türkiye’nin her tarafında dini yeniden öğrenmek adına sahih kaynaklara müracaat anlamında çalışmalar başladı. Bu da, hem yaşın gençliğinden, hem de fikrin gençliğinden, çok yanlış sonuçlar verdi. Muhtemelen yaşanması gerekiyordu ve yaşandı da. Acı tecrübeler oldu, ama o önemli bir tecrübedir aslında. Doğru tahliller yapıp doğru sonuçlar üretmek gerekti sadece. Çünkü 30 sene 40 sene sonra, benzer tecrübeyi yeniden yaşadığımızı görüyor ve gözlemliyorum. Şimdi iyi bir tahlil yapıp, bir strateji üreterek gelecekte nerde duracağımızı belirlemeye ihtiyaç var.    

          Bir de, bizden yaşlı, tecrübeli, bize yol gösterecek bir nesil, yoktu. El yordamıyla bulmaya çalışıyorduk. Kafa göz yararak gidiyorduk, dolayısıyla yara almamak mümkün değildi. Ama O neslin, ahlaki olarak,  zaafa düştüğünü görmedim. Fikri zaafları olabilir, ama büyük günahlar dediğimiz hırsızlık, zina gibi eğilimleri hiç olmadı. Durduğu yer olarak, duruş olarak çok iyiydiler. Siyasal İslamcı, şeriatçı, radikal gibi birçok isimle sıfatlandırıldık. ama tek bir şey ifade etmeye çalışıyorduk, başka bir dünya kurmayı hedefliyorduk. Bu ideal olan bir şeyin nasıl yapılacağına dair bir yol haritası olmadığı için yapılan yanlışlardı bunlar.

      Mehmet Kurt:1990lara geldiğimizde, artık 80’lerde ekilenler, biçilmeye başlandı. Bu kurumların, vakıfların, ekiplerin çalışmaları her alanda görüldü. Basın yayında da gördük. 80 öncesinde kızların okuması, çok önemli değildi belki, ama sonra önemli olmaya başladı. Özellikle İmam Hatip liseleri, kız öğrenciler için güvenilir ortamlar olarak görüldü ve önem kazandı. Aynı zamanda kızların İmam Hatiplerde okumaya başlaması, bunun gün yüzüne çıkması, devletin gözünden kaçmadı. Devlet de bu sefer,  bu gidişatı önleyici önlem almak zorunda hisseti kendini. Çünkü devlete bazı kademelerden baskılar gelmeye başlanmıştı. “Bunların hepsi başörtülü olacak ve açık kızlarımıza baskı yapılacak, laiklik elde gidiyor olacak.”  Ve Başörtüsü yasaklanması.  Burada Müslümanların durum ve  davranışlarında  ayrışmalar başladı, yasağa tepkiler aynı olmadı:

          -Boş ver,  zaten kızın ne işi vardı okulda. Haklı adamlar, destekliyoruz biz onları,  girmesinler üniversitelere öyle.

        -ilim öğrenmek farzdır, ilim okulda öğrenilir. Okumak için taviz verilebilir, diye fetvalar çıkmaya başladı. Diyanetten, cemaatlerden gelen fetvalar oldu. Boş verin, açın,  okumak önemli diyenler oldu. Yeter ki okuyun, devletle de uğraşılmaz.

        -Hayır, bu tam bir insan hakkıdır, insanların okumasına engel olunamaz ayrıca bir Müslüman kızın başörtüsü yüzünden eğitimine engel olunamaz, mağdur edilemez. diye görüşler gelmeye başladı.

          Burada Bir tahlil ekleyeyim Müslüman’ın genel duruşuyla ilgili: Müslümanlar genel olarak namusuna düşkündür. Annesinin kardeşinin başörtüsü olsaydı çok daha sert tepki koyacakken, kendi kızlarında öyle olmadı. Eğer gerçekten samimiyetle teki konulsaydı şimdiye çoktan çözülmüştü bu problem. Hakikaten mücadele eden mücadeleden hiç yılmayan ailesinin baskılarına rağmen vazgeçmeyen kişiler,  bu tür olaylarda diğerlerinin yanında oldu. Bu mücadeleyi ortaya koyanların, 80 öncesinde belli bir mücadelenin içinden gelen insanlar olduğunu rahatlıkla görebiliriz. Bugün çok büyük görülen cemaatlerin o gün sesi çıkmıyordu. Bahattin ağabeyin o zaman o kızların yanlarında olduğunu, onları koruduğunun bizzat şahidiyim. Bu konuda da mücadeleden vazgeçmediği gibi ağlayan, bıkan sıkılan insanlara moral kaynağı olmuştur. Müslümanların geneli tahlil edildiği zaman da, genelinde ki tutumlarda, bu durumda olmuştur.

        Hüseyin Alan: Burada önemli bir şey de vardı. Müslümanlar zihinsel olarak yorgundu. Yanlış akımlarla, yanlışa kayabilen akımlarla uğraşmaktaydı. 90lara geçişte hakikaten yorgundular ve ideolojik bir sapma dönemi geçmişti. Neye karşı mücadele edeceklerini artık tartışmaya başladılar. Önümüze bir alan açıldı, başörtüsü mücadelesi yoğunlaştı. Bizi o alana sıkıştırdılar, çünkü büyük ideolojik kavramları, söylemleri artık doğru bulmamaya başlamıştık sanki. Başörtüsü mücadelesi Müslümanları var kılıyorken, bir taraftan ayrıştırmaya da başlamıştı. Bir Müslüman kızın başörtülü eğitim almasını istemek özgürlük hakkı olarak, eğitim özgürlüğü olarak öne sürülünce, bizim zihinsel dönüşümümüz de başladı.  Oysa şunu düşünmeliydik, Müslüman bir kızımızın farziyet taşıyan örtüsüyle eğitim görüyor olması mı bizim amacımızdı, yoksa eğitim sistematiğini, bununla birlikte eğitim sisteminin kendisini değerlendirmek mi. Bu bağlantıyı kuramadık. Dolayısıyla biz, büyük iddialardan, büyük söylemlerden, davalardan vazgeçtik. 90’lara geldiğimizde, artık hayatın içinde yer tutmaya, ekonomik olarak mücadelede marka olmaya, para kazanamaya ihtiyacımız da vardı sanki ve hayat bizi yavaş yavaş savurmaya başlamıştı. Asıl bu zihniyet çok planlı bir şekilde, Müslümanların kendi planlarını yapmasını engellemek adına bütün farklılıkları, grupları, değişik alanda çalışma yapan arkadaşların tamamını başörtüsü meselesine kilitledi. Bugün de başörtüsü mücadelesinin geldiği yere bakıldığında; örtülü eğitim görenlerin hayatın içerisinde nerede duracağını yitirdiğinden,  dolayısıyla laik, seküler dini yeniden üretmeye başladığından bahsedebiliriz.

           Mehmet Kurt: Müslümanların o dönemde çıkarmış olduğu kitaplar, dergiler, yazılar entelektüel duruşunun göstergesiydi. Diğer entelektüel kesimlerin de,  İslamcıları entelektüel anlamda muhatap almaya başladıkları ve ciddi olarak muhatap aldıkları dönemdir. Belki başörtüsü konusu en başat konuydu. Derse, okula alınmama konusunda çok sıkıntılı bir dönemdi, ama her anlamda Müslüman Gençlerin faaliyetleriyle, üniversitelere damga vurdukları yıllardı. Belki hiçbir dönem Türkiye’de 1990ların başında Müslümanların üniversitelere vurduğu damgayı vurmadı. MTTB  bu kadar etkin değildi. Eskiden beri Ege Üniversitesi,  solcuların kalesiydi, ama daha sonraları Müslümanlar daha etkin bir şekilde var olmaya başladı. ve bütün bu kalelerin etkinliklerinin kırıldığı dönemdir 89-90’lı yıllar. İlahiyat fakültesinde de bir kulüp çalışmamız vardı o zamanlar. Okul içerisinde öğrencilerin hem kendilerini yetiştirmesi hem daha ileri bir boyutta bilgilenmelerini sağlayacak entelektüel birikimlerin oluşturulup,  bu birikimleri birlikte paylaşabilecekleri bir platform olması açısından da önemliydi. 90lı yılların başında başlanan kulüp kurma çalışması ancak 93 yılında açılabildi. Çünkü İlahiyat Fakültesinde böyle bir şey daha önce olmamıştı ve olabilirliği de pek düşünülen bir şey değildi. Öğrenci derneklerinin falan da olmadığı bir ortamdı. Bu tür şeylere İlahiyat Fakültesinde, son derece ters bakılıyordu. 1980 öncesi olaylar hatırlanıp o tür kavgaların olacağı düşünülerek pek yanaşılmadı. 3 senelik bir mücadele sonucunda kuruldu. Kulüp, her şeyi kapsıyordu. Onun için adı da “İslami İlimler Sosyal Bilimler Kültür Sanat ve Edebiyat Kulübüydü.” Amaç şuydu: bir başlangıç yapmak. Bahattin ağabeyin bütün bu süreç içinde katkısını da unutmamak gerekir. Faaliyet anlamında çok kapsayıcı bir kulüptü. Yelpazenin,  ufkun genişliğinin de  bir göstergesi olarak görüyorum bugünden baktığımda.

             Hüseyin Alan: Belki artık şunu söylemenin vakti geldi. Küresel sistemin ve dünyada evrensel çapta yeni ideoloji ürettiğini, yeni bir dünya görüşü ürettiğini filan, o 80’ler ve 80 lerdeki yapılan her tür  ideolojik faaliyetlerin de kullanıldığını  ve belli bir yöne, merkeze doğru akıtıldığını, biz de, sonradan fark ettik. Şimdi Türkiye, 12 eylülden sonra küresel sisteme entegre olacaksa Türkiye’nin dönüşmesi gerekiyordu. Yönetim biçimiyle, ekonomi politikasıyla, sosyal örgütlenme modeliyle, iktidar ilişkileriyle falan komünist bir dönüşüme uğraması gerekiyordu. Sorun şuydu, Türkiye’yi değiştirirken hangi ideolojik grupla hangi kimlikle değiştirecektik, kiminle yapılacaktı bu iş? Kendinden başka hiçbir kimliği kabul etmeyen laiklerle olmazdı, dolayısıyla onlarla mümkün değildi. Laikler, her halükarda Türkiye nüfusuna oranla yüzde 15 i geçmiyor. Böyle bir azınlıkla hiçbir şeyi değiştiremezsin. Geriye bir grup kaldı. O güne kadar adam yerine konmayan, dışlanmış, horlanmış, mevcudiyetleri bile kabul edilmemiş Müslüman gruplar, ki çoğunluk bunlardı.(Kutsal değerlere saygılı olan, Ahlaki anlamda önde) Müslümanlar eliyle Türkiye değişecekti ve 80li yılar bunun ince detay ayarlarıyla geçiştirildi. Sonucun o zaman nereye gideceğini biz göremesek de, şimdi görüyoruz ki o tip üretimler yeni bir dünya tasarımı sonucuna yönelikmiş. Müslümanlar farkında olmasalar da bu ince ayar politikayı doğru okuyamasalar da, 28 şubattan sonra o istenilen, açılan mekana girerek Türkiye’nin dönüşümünde büyük katkıları oldu.

            Hüsamettin Yaşa:  Değerlendirmeleri yaparken kendinize, ö dönem Gençliğine, MTTB ya da Akıncılara çok da haksızlık yapmayalım. Bildiğim kadarıyla da orada Bosna Hersek’le ilgili bir insiyatif alınması olmuştu. Müslümanlar taşın altına elini sokmuşlardı. Siz de, Bahattin Yıldız da İzmir’de, bu Türkiye’nin diğer bölgelerinde de buna yakındı, gençlerle birlikte, bir Bosna Hersek Dayanışma Platformu oluşturmuştunuz. İki üç yıllık süreç içerisinde, kitap okuyup değerlendirmelerde bulundunuz, günlük sohbetleriniz, çalışmalarınız işleriniz, eş ve çocuklarınız ile meşgul oldunuz. Ve üstüne üstlük de Bosna Hersek ile ilgili bir farkındalık çalışması yapıyordunuz Bahattin yıldız ‘la birlikte…

            Hüseyin Alan:  80lerden sonra ümmet coğrafyasında olup bitenleri yakından takip ediyorduk ve büyük bir birikim oluşmuştu. Düşünüş biçimimizde geniş bir tecrübe oluşmuştu. O dönemde dünyanın neresinde olursa olsun bütün gelişmeleri,  Müslümanları özelde ilgilendiren yakın ilişki kurmaya, gidip gelmeye bir takım etkinliklerle onları canlı tutmaya devam ediyorduk. Bu bizi de diri tutuyordu. Bizim varoluşumuzla da katkı sağlayan gelişmelerdi bunlar. Ortadoğu coğrafyasındaki gelişmeler, Filistin, Bosna Hersek, Kafkasya olsun hepsi bizim yakından ilgilendiğimiz, hatta ilgilenmemiz gereken konulardı. Çünkü Müslümanların Davası, sadece yerel veya ulus formatın oturduğu, yöresel sloganların oluşturulduğu bir hareket değildi. Ümmetçi olarak bakabiliyorduk. Bu yüzden orada var olmaya çalışıyorduk. Yapılması gereken her ne varsa bir dayanışma olarak Müslümanları diri tutmak adına, hedef göstermek adına yapıldı. Biz genel gidişatı okumakta zorlandığımızı şimdi fark ediyoruz. Bu sanki büyük problemlerin küçük küçük planlarıydı.

                 Hüsamettin Yaşa: Bosna Hersek Dayanışma Platformu ile birlikte Bosna’daki inanların özgür hava almalarına canlarını kurtarmalarına vesile oldunuz. Bosna Hersek probleminin çözüm konusunda bir çözüm kapısı araladınız.

              Mehmet Kurt:  Biz, o dönemler kendi içimizde en fazla bu konuları, medeniyetler çatışmasının gidişatını konuşuyor, tartışıyorduk. Sonucun nereye gidebileceğini okuma platformlarımızda konuşuyorduk. Şu an, geriye dönüp baktığımda okumalarımızın çok da yanlış yerde olduğunu düşünmüyorum. Şunu söylemek ayrı bir şey, katılabilirim; kendimizin bir yolu vardı, zaten gidiyorduk, ama eldeki enstrümanlar, başkalarını etkileyebilecek,  Türkiye dışında da Müslümanları etkileyebilecek enstrümanlar konusunda, onlarla iyi bir iletişimimiz olmadığı, sağlanamadığı noktasında zayıf kaldık. Cemaatlerin, grupların bağlantıları gayet iyiydi, ama bu anlamda perspektifleri yoktu. Elbette büyük planlar var, ama bunu da unutmamak lazım. Mekanik olarak bir plan yapma şansınız olur yüzde yüz uygularsınız. Ama insan girdiği zaman devreye bunu hiçbir zaman yüzde yüz uygulayamazsınız.

            Hüseyin Alan: İzmir’in kendine has yapısı vardı. Bahattin’in buradaki etkisini unutmamak, hakkını vermek lazım. Çok farklı gelenekten gelen, çok farklı yöntemlerle zihin oluşturmuş insanların bir arada oturup bir konu tartışması yapabilmesini sağladı. Halen Türkiye’de Bosna Hersek Dayanışma Platformu gibi bir platform oluşturulabilmiş değil. Bu ortamın oluşmasını sağlayan kişiydi Bahattin. Zaten İzmir’e has bir şeydi bu. Salı sohbetleri olsun, 15 günde bir dışarıdan konuk getirip konuşup, tartıştığımız, sadece kuran okuma etkinliği yapanların dışında, sosyoloji, psikoloji, ekonomi, siyasi.. konularda tartıştığımızda, bize değişik gözle bakan camialar vardı. Hukukçular birliğinin farklı ülkelerden getirdiği konuşmacıları da, avukatları da misafir ederdik. Maalesef, sonraki dönemlerde bunun örneği yok. Biz bu güzelliği yitirdik. İyi bir seviye kazandırıyordu oysa bize. Birçok konuyu herkesten önce konuşup gelişmeleri takip ediyorduk, bu bize has bir şeydi.

 


  Yorumlar
Henüz yorum yapılmamış

  Yorum Ekle

Ad Soyad :
E-Posta :
Mesaj :
Güvenlik Kodu :


 

                            

YAZARLAR
UFUK KÜÇÜK
ZAMANSIZ, MEKÂNSIZ BİR HATIRA
SEDA Ç.
SAYIN SEN
YİĞİT KOÇ
İYİLİK ANLAYIŞLARI
UĞUR GÜVEN
----------ŞAŞIRMAK HAKKINI ELDE BULUNDURMAK-------------
REŞAT BAŞER
OSMANLI TUĞRASI BİZDEN ÖNCE
SAMİ EREN
SAHİ, İSMET ÖZEL 15 TEMMUZ AKŞAMI NEREDEYDİ?
RIFAT TÜRKARSLAN
DİNDARLIK
ASYA DENİZ
----ASYA DENİZ----SİYASETİ HEYBENİZDEN ATIN BİR KENARA
YASEMİN KARAMANLI
BAYRAM EĞLENCE MİDİR?
CİHAD YURDABAKAN
CEMİL MERİÇ:ENTELEKTÜEL BİR ÜS
TUĞBA ÖZDEMİR
ÖFKELİYİM
RAMAZAN EGE
----MEZHEP SAVAŞLARI YAHUT BİRLİKTELİK KAYGILARI ----
TAYFUN DEMİR
KISA NOTLAR -I-
ÇOK OKUNANLAR bu hafta | bu ay
ÇOK YORUMLANANLAR bu hafta | bu ay | bu yıl
İstatistik

Site En iyi Mozilla Firefox ve Chrome Tarayıcısıyla 1024x768 Çözünürlükte Görüntülenir. Tüm Hakları Saklıdır.

AKLIMIZA DÜŞÜNCE 2011

EDİTÖR